KÂİNATLA KONUŞMAK İÇİN - Bahçevan Kitapları
KÂİNATLA KONUŞMAK İÇİN / HİKAYE - MAKALE

Kübra AKBEY

Okunma 1426
Diyelim ki hesap günündeyiz ve ben Cehennemliklerin arasına katıldım. Tam Cehennem’e götürülürken bir anda küçük, belki benim için önemsiz bir amelim gelip Cennet’e çeviriyor yolumu. Evet, küçük ve önemsiz bir amel!
Var mı böyle bir ameliniz? Hiç düşündünüz mü?
Allah Resulü, bir defasında sahabelerine anlatmış. Bir kadının evindeki kedisini aç ve susuz bıraktığı için Cehennemlik olduğunu, hayatı kötülüklerle dolu bir adamınsa susuzluktan dili dışarıya sarkmış bir köpeğe ayakkabısıyla su verdiği için Cennetlikler arasına katıldığını söylemiş. Bir köpeğe su vermek... Bu kadarcık işte!
Evet arkadaşlar! Böylesine sıradan gözüken bir amel, neden Cennetlik eder adamı? Çünkü Rabbimiz, merhametlidir. Kullarına ve bütün yarattıklarına karşı “Rahman”dır. İster ki, biz kulları da merhametimizle O’na benzeyelim. Şefkatle dolsun kalbimiz. Merhametin ve şefkatin, imanın bir meyvesi olduğu gerçeğini düşünürsek eğer, o sıradan dediğimiz köpeğe su verme hadisesinin Cennet vizesi olmasını anlayabiliriz belki.
Yunus Emre’nin bir sözü vardır, bilirsiniz. Yunus Emre, “Yaratılanı sevdik, Yaratan’dan ötürü.” der. Aslında şefkatin özünü, nihayetini anlatır bize Âşık Yunus. Sırf Rabbimiz yarattı diye, onun mahluku diye sevmek her şeyi. Bunu yapabilen insan, bir çiçeği nasıl koparır? Bir karıncayı nasıl ezer? Bir kuşun yuvasını nasıl bozar? Bir kardeşine nasıl zarar verir? Bir köpeği nasıl kovar? Bir fakirden nasıl yüz çevirebilir? Bir kediyi nasıl olur da aç bırakır? Bir böceği nasıl ezip geçer? Böyle bir insanın her hâlinden, her tavrından sevgi akar. İşte o zaman, kâinat o insanla dost olur. Onunla konuşmaya başlar her şey.
Bir gün bir deve, Allah Resulü’nü gördüğünde gözyaşlarını akıtarak içli içli ağlamaya başlar. Bunu gören Peygamber Efendimiz devenin başını okşar, deve sakinleşir. Sonra da devenin sahibini çağırıp “Allah’tan kork! Bak, deven bana seni şikâyet ediyor. Onu aç bırakıyor ve çok yük yüklüyormuşsun.” der. Şefkatin taştığı bir kalp, devenin serzenişlerini nasıl da duyar, değil mi?
Başka bir örnek: Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri talebe iken arkadaşlarıyla beraber hocasının düzenlediği bir kır gezisine çıkar. Orada hocaları onlardan çiçek toplamalarını isteyince bir tek Hüdayi Hazretleri boynu kırılmış bir çiçek getirir. Birbirinden güzel çiçekler getirmiş arkadaşlarının şaşkın bakışları arasında “Efendim!” der, “Hangi çiçeğe uzansam, ‘Allah!’ diyordu. Ben onlara nasıl kıyarım? Sadece bu çiçek ölmüştü, onu getirdim.”
Ahmed er-Rufai Hazretleri, bir gün öğrencileriyle otururken ezan okunur. Öğrencileri namaza koşarlar. O da tam kalkacakken bakar ki, cübbesinin ucunda bir kedicik uyuyor. Yaklaşır, kedinin sesini duyar. “Ya Rahim! Ya Rahim!” diye diye uyuyor kedicik. Kıyamaz uyandırmaya, bir makas getirtip cübbesini kesiverir, kediyi orada bırakır, öyle gider namaza. Ne tatlı bir şefkat, değil mi?
Daha sayabileceğimiz o kadar çok örnek var ki? Sadece Osmanlı medeniyetine baksak, yüzlerce örnek çıkar arkadaşlar. Hayvan hastanelerinden kuş saraylarına, sebillerden sadaka taşlarına kadar... Nerede bir garip gönül, nerede bir aciz yürek var, oraya uzanıyor mü’minin şefkat eli. Kim olduğu, ne olduğu, dini, dili, ırkı önemli değil; bütün mahlukatı aynı Allah yaratmış ya, gerisi mühim değil. İşte böyle bir anlayışla bezenebilmek... Bu en önemli hasletlerden birini kazanabilsek bize yeter arkadaşlar. O zaman, gökyüzüne bakar, bulutlarla konuşuruz. Çiçekleri okşar, kuşdilini anlarız. O zaman, Rahman Rabbimiz’in merhametli kulu, müşfik Peygamberimiz’in şefkatli ümmeti oluruz. Kim bilir, belki de kıssalarda anlatılan o Cennetlik insanlardan biriyizdir biz de. Kim bilir...
İlk yorumu siz yapın!

 

 

.
Etkinlik ve Özel Günler Takvimi
Takvim UFUK BT