Televizyon ve Çizgi Filmlerin Çocukların Değer Oluşumuna Etkileri - Bahçevan Kitapları
Televizyon ve Çizgi Filmlerin Çocukların Değer Oluşumuna Etkileri / ÇOCUK EĞİTİMİ

Çocukların kişilik ve benlik yapısı oluşumunda TV'nin etkileri...

Okunma 1910

Psk. Mehmet Dinç

Amasya'da izlediği filmden etkilenen 7 yaşındaki çocuk, oyun oynadığı sırada dizideki intihar sahnesini canlandırırken, boğazına bağladığı iple intihar etti.[1]Mersin'de izlediği pokemon çizgi filminin etkisinde kalan küçük çocuk kendisinin oyunun uçan kahramanlarından 'Cheristır' olduğunu düşünerek 7. kattaki evlerinin penceresinden aşağıya atladı.[2]


Adana'da 12 yaşındaki bir çocuk, televizyonda izlediği Örümcek Adam filmine özenerek tavandaki vantilatöre bağladığı iple uçmak istedi. Bağladığı ip boynuna dolanan çocuk, yaşamını yitirdi.[3]

Sadece ülkemizde değil dünyada da sayısı her geçen gün artan yukarıda verilen türden haberler, hayatın en naif ve saf dönemi olan çocukluk döneminde televizyon ve çizgi filmlerin bireyilerin hayatında ne kadar etkili olduğunu göstermesi açısından oldukça düşündürücüdür. Medya haberlerine konu olanlar, çocukluk döneminde fiili olarak ortaya çıkan en uç örneklerdir. Bunların dışında tv ve çizgi filmlerden kişilikleri etkilenip sözkonusu etkinin hayatlarının ileri döneminde kendini göstereceği çocukların sayısı tahmin edilemeyecek ve azımsanamayacak kadar çoktur. Bu makalede kişilik ve benlik ile ilgili kısa bir tanım yapılacak ve sonrasında çocuk- televizyon ilişkisi incelenmeye çalışılacaktır.

KİŞİLİK VE BENLİK

Kişilik bir insanın bütün ilgilerinin, tutumlarının, yeteneklerinin, konuşma tarzının, dış görünüşünün ve çevresine uyum biçiminin özelliklerini içeren kendine has, ahenkli bir bütündür. [4]

Kişilik kavramı içerisinde karakter, mizaç ve benlik kavramları yer alır. Karakter, kişiliğin ahlaki yönü olup, belli ahlak ölçülerine göre değerlendirilen kişilik yapısıdır. Kişiliğin karakter yönü doğuştan sonra sosyal ortamda öğrenilir. Kişiliğin duygusal yönü olan mizaç ise daha çok kalıtım ile belirlenir. Mizaç, kişinin duygusal özellikleri ile ilgilidir. Benlik ise, kişiliğin öznel yanıdır. Benlik kavramına bağlı olarak kişide kendine has duygu, düşünce ve davranış sistemi olan kişilik gelişir. [5]

Benlik kişiliğin özünü oluşturur. Benlik; bireyin özellikleri, yetenekleri, değer yargıları, emel ve ideallerine ilişkin kanılarının dinamik bir örüntüsü; kendi kişiliğine ilişkin kanıları ve kendi kendini görüş tarzıdır[6]

Benlik kavramını çocuk, anne-babası, kardeşleri, arkadaşları ve öğretmenlerinden öğrenir ve bu süreç bireyin doğumundan itibaren başlar.[7]

Çocuğun altı yaşına kadar olan dönemde benlik kavramı önemli ölçüde gelişir. Okul yılları ile beraber benlik kavramının sınırları daha da genişler. Benlik kavramı, kişinin yaşantıları sonucu oluşmasına rağmen, yaşantıları ve davranışlarının belirleyicisidir. Benliğin değiştirilmesi, geliştirilmesinden daha zor bir iştir. Çünkü benlik kavramında tutarlılık, istikrar ve değişmeye karşı bir direnç vardır. Yine de, benlik gelişiminde durağanlık ve devamlılık yanında, dinamiklik ve değişmeye açıklık söz konusudur. Özellikle, çocukluk yıllarında değişmeye daha da yatkındır.[8]

TELEVİZYON VE ÇOCUK

Çocuk gelişimi açısından "kişilik gelişiminde ve toplumsal rollerin öğrenilmesinde anne-babanın ve çocuğun çevresinde model alabileceği diğer olumlu yada olumsuz özdeşim karakterlerinin önemi" klasik psikolojinin temel tartışmalarından biridir. Günümüzde televizyon ve çizgi film kahramanlarının da özdeşim kurması yönünde çocuk dünyasında birer aktör olarak yer aldığını, belki de anne-babalardan daha etkili modeller teşkil ettiğini iddia etmek bir abartı olmayacaktır. Çünkü tvnin açık kalma süresinin 1 ile 18 saat arasında değiştiği ülkemizde çocuğun zihinsel dünyasının ve kültürünün inşasında tv etkisi küçümsenmeyecek öneme sahiptir.[9]

Televizyon çocuğun duygularına, heyecanlarına ve hayallerine hitap ederek onu etki altına almaktadır. Televizyon hissettirmeden yavaş yavaş çocuğun hayatına nufüz etmekte ve ona belli anlayışlar, belli değerler, belli tutumlar kazandırarak onu yönlendirmektedir. Televizyon çocuk karşısında etkin ve hakim durumda, çocuk ise edilgen ve mahkum durumdadır. [10]

Ülkemizde yapılan çalışmalar televizyon aracılığıyla, çocukların edilgin bir şekilde popüler tüketim kültürünün hedefi haline geldiğini işaret etmektedir. Bu araştırmaların sonucunda çocukların tv izleme oranıyla, dilde yaşadığı kültürel yabancılaşma arasında doğru orantılı bir ilişki olduğu görülmüş ve bu doğrultuda yapılan değerlendirmelerde çocukların kitle iletişim aracı olarak tvden aldıkları iletileri farkındalıktan yoksun olarak içselleştirdikleri yorumu yapılmıştır.[11]

İlk çocukluk dönemlerinden itibaren çocuklar, kendilerine model olarak seçtikleri, televizyondaki dizi kahramanlarının özelliklerini günlük yaşamlarına ve oyunlarına yansıtmaya başlarlar. Televizyon dizi kahramanı, çeşitli davranış ve hareketleriyle, çocuktaki saldırganlık dürtülerini harekete geçirebilir ve onu saldırgan yapabilir. Çünkü çocukta dürtülerini dizginleme yeteneği çok zayıftır. Amerika'da Christan Science Monitor tarafından yapılan bir araştırmada, 2-7 yaşları arasında 26 milyon çocuğun izleyeceği saatlerde yayınlanan programlarda, her 16.3 dakikada bir şiddet olayı yer almaktadır.[12]

Gözlemler, şiddet ve adam öldürme sahnelerini izleyen çocuklarda çeşitli gerginlik ve endişe belirtilerinin görüldüğüne dikkat çekmektedir. Aynı görüntüler, bazı çocuklarda uyuma zorluklarına yada uykularında korkulu rüyalarla, kabusların görülmesine de neden olabilmektedir.[13] Nitekim Japonya'da 16 Aralık 1997 akşamında 700 çocuk titreme ve nöbet geçirerek hastaneye kaldırılmış ve çocukların %91'inin o anda tv deki pokemon isimli çizgi filmi seyrettiği saptanmıştır. Hastaların yarısı hemen çizgi film esnasında, diğer yarısı ise izleyen saatler içinde belirti vermeye başlamıştır. [14]

Bunların ötesinde çizgi filmlerde de şiddet öğelerinin çok fazla olduğu görülmekte ve çocuklarda, şiddetle şaka arasındaki ilişki düzeyinin büyük oranda arttığı dikkat çekmektedir. Çizgi film kahramanları çoğunlukla vuran, kıran, rakibini kılıçla parçalara ayıran, buldozerle üzerinden geçen ne olduğu belli olmayan korkunç yaratıklar ve cadılardır. Bu tür programları seyreden çocukların zamanla bunları olağan bir olay gibi kabul edip benimsemelerine yada bu film kahramanlarının yaşantılarını ve özelliklerini özümseyerek bunları kendi oyunlarına ve yaşantılarına yansıtmalarına neden olabilmektedir.[15] Bu durum, çizgi filmler üzerinden değerler aktarımının çocuğun karakterini şekillendirmede ne denli güçlü olduğunu göstermesi açısından önemli bir örnektir.

Mesela erkek çocukların en çok takip ettikleri çizgi film ve oyuncak olan, action-man yada power ranger's olarak bilinen "kötülerle savaşan güçlü adam"ı inceleyelim. Bu çizgi film ve oyuncağın temasında biz "güçlü adamlar", onlarla yani "kötü adamlarla" mücadele etmektedirler. Verilen mesajda elbette biz "kazanıyoruz" ve onlar "yok oluyorlar"; üstelik onları silahlarımızla "imha ediyoruz". Bu simgede de sosyal roller ve aktardığı değerler belirgin biçimde çizilmektedir. İyiler ve kötüler vardır; biz iyileriz; "onlar" kötüler, onlarla savaşmalıyız; görüşmek, konuşmak yasaktır; savaşı biz kazanırız; kazanmamız "kuraldır". Dünyayı, insanları, ilişkileri, olayları ve durumları böyle kesinleştirmek bu kesinliği de "siyah-beyaz karşıtlığında vermek", erkek çocuk kişiliğinde fanatiklik, saldırganlık, karşıdaki hakkında önyargı oluşturmak...vb. etkiler yapmaktadır. Aktarılan değerler de bunlarla ilgili olarak "düşmanlık, savaş, silahlar, hep kendini iyi ve haklı görmek" gibi insanlık değerlerine aykırı nitelikler olarak aktarılmaktadır. Bu oyunlardaki "onlar", çocuk için sırasındaki arkadaşları, öğretmeni, hatta kendi anne-babası bile olabilir. Çocuğun isteklerini yapmayan, ona kurallar koyan, yersiz ısrarlarını yerine getirmeyen herkes "onlar" sayılabilir. Neticede "düşünmek", "karşısındakini anlamaya çalışmak", birbiri ile konuşmak" "sorunları görüşerek çözümlemek" "birbirini anlamak ve barışmak" davranış kodları olarak iletilmemektedir. Bu davranışlar zayıflık, güçsüz olmak olarak değerlendirilmekte ve çocukların değer sistemlerinde olumsuz olarak algılanarak, mutsuzluk ve başarısızlık olarak karşılık bulmaktadır. [16]

Kız çocukları için hazırlanan çizgi film ve oyuncaklar da, olması gerekenden çok farklı değerler aktarmaktadır. Kız çocuklarının çok rağbet ettikleri "Barbie bebekler" bunlara örnek olarak ele alınabilir. "Barbie bebek"; incecik, güzel, sarışın, özgüvenli, bağımsız, kendi başına yaşayan bir genç kızdır. Evli değildir, sadece erkek arkadaşı vardır. Üç katlı, çok modern, rahat ve şık bir evi vardır. Evinin önünde hız yapabilen gösterişli bir spor arabası vardır. Gardrobu çok zengindir. Günün her saati için bir çok giysisi vardır. "Barbie bebek" çalışmamaktadır, eğitimi de belli değildir. Parasının nereden geldiği belli değildir, ama bebek olduğu için herhalde anne-babası ona bu rahatı ve lüksü sağlamaktadır. Günümüzde genç kızlar kendilerinin her şeylerinin olmasını bir zorunluluk, bunları ödemenin de ailelerinin görevi olduğunu düşünmüyorlar mı? Barbie bebeğin eğitimi belli değildir yani programı yoktur; mesleği yoktur yani hedefi yoktur; çalışmıyordur yani topluma katkısı yoktur;hiç sıkıntı çekmiyordur yani herhangi bir çabası yoktur; hiç derdi olmuyordur yani aidiyeti yoktur; hiç engeli yoktur yani yardımlaşmıyordur; ailesi ortada yoktur yani hiç paylaşmıyordur; kardeşi yoktur yani hep almaktadır, vermeyi bilmiyordur. Bütün bu özellikler Barbie bebeğin çocuklara aktardığı gizil değerlerden bazılarıdır. [17]

Çocuklar çizgi film haricinde televizyonda en çok reklamları seyretmektedirler. Bir çocuğun yılda seyrettiği reklam sayısının yaklaşık 20.000 adet olması çocukların reklamlardan etkilenmesinin ne kadar kolay olduğunu göstermesi açısından dikkate değer bir bulgudur.[18] Reklamlar özenti ve israfa yol açmaları nedeniyle, ailelerin dağılmasına yol açmalarının yanında, çocukların zihinsel ve sosyal gelişimlerini de olumsuz etkilemektedirler. Çağdaş psikanalistlerden Eric Fromm'un ifadesiyle insanlar (çocukluklarından itibaren reklamları seyretmek suretiyle) adeta sahip olduklarıyla var olacakları, aksi halde bir hiç olacakları düşüncesine itilmektedirler. Bu düşünceyi besleyen ve destekleyen reklamlar yoluyla yapay gereksinimler üretilerek, insanlar doyumsuzluğa yönlendirilmektedir. Ayrıca maddi imkanı yetersiz ailelerde çocukların, hatta aile büyüklerinin doyumsuz isteklerinin pekiştirilmesi ve daha fazla seyi elde etme isteğiyle suç işlemeleri söz konusu olabilmektedir.Çünkü çocuklar izledikleri reklamların etkisiyle daha fazla talepte bulunmakta ve özellikle dar gelirli aileler bu talepleri asgari düzeyde karşılamakta bile zorlanmaktadırlar. Gelir düzeyi düşük olmayanlar da çocuğun her istediğini almayı doğru bulmayarak talepleri geri çevirebilmektedirler. Bu durum çocukta yoksunluk ve kırgınlık duygusu oluşturabilmektedir.[19] Çünkü reklamlar çocukların gerçek gereksinmelerini, gereksinme sandıkları şeylerden kolaylıkla ayırt edebilmelerine engel olmakta ve çocuklar gereksinim duydukları bir ihtiyaçdan mahrum kaldıklarına inanmaktadırlar.[20]

Bütün bunların yanında, çocukların televizyon başında geçirdikleri saatler onların daha olumlu etkinliklerde bulunmalarını, örneğin ders çalışmalarını, yararlı yayınlar okumalarını, oyun oynamalarını, uyumalarını yada aile içindeki görevlerini yerine getirmelerini engellemektedir. Bu da onları topluma uyum sağlamak için gereksinim duydukları araçlardan yoksun bırakmaktadır.[21]

Televizyonun çocuklar üzerindeki bir başka olumsuz etkisi ise televizyonun, çocukların yetişkinlerin dünyasına psikolojik ve fizyolojik olarak hazır olmadan girmelerine sebep olmasıdır. Bunun sonucunda da çocuklar, çocukluklarını kaybedip yetişkin de olamadan gelişimsel açıdan verimsiz ve yaşam zevki açısından da tatsız bir dönem geçirmektedirler. Bu konuyla ilgili "Çocukluğun Yokoluşu" isimli kitabında Neil Postman; televizyon aracılığı ile çocukların, yetişkin dünyasına ait parasal, toplumsal ve cinsel ilişkilere, kavga, çatışma ve şiddet olaylarına, hastalık ve ölümle ilgili sırlara maruz kaldığına, bunun ise çocukluğun yok oluşu anlamına geldiğine işaret etmektedir. Nitekim çocukların kendi dünyalarından çıkıp yetişkinlerin dünyalarına hazırlıksız girmek zorunda kalmalarına neden olan en büyük etkenlerden cinsel içerikli yayınlar bazı çocukları aşırı uyarmakta, bazılarında nefret yada suçluluk duygusu oluşturmakta, bazılarında ise cinsel suçun işlenmesine yada normalden sapan bir davranışa neden olabilmektedir. Ayrıca bu tür yayınlar, çocukların gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde çeşitli uyumsuzlukların ortaya çıkmasına ve cinsel sorunlara neden olabilmektedir.[22]

SONUÇ

Modern topluma geçişle birlikte yükselen yaşam standartları, insanı doğadan kopararak, beton mezarlara dönüşen kentlere hapsetmiştir. Dört duvar arasında doğup büyüyen, çalışan anne-babaların çocuklarını sağlıklı olarak büyütmesi, onlarla sosyallik içinde bütünleşmesi giderek büyük bir zorluğa dönüşmektedir. Bu zorluğu ortadan kaldırmanın yolu ise, dört duvar içinde hapsedilen çocuğu güvende tutmanın yolu olarak, bir kurtarıcı, bakıcı, oyalayıcı, zaman geçiştirici olarak televizyona düşmektedir. Elbette, görünürde yaşamı kolaylaştırıcı bir araç olarak televizyon, gelecekte ortaya çıkabilecek ekran bağımlısı, antisosyal, reel yaşam ve doğadan uzak, okumaktan hoşlanmayan bireylerin yetişmesinin ana faktörü olarak, başlangıçta oldukça masum bir araç olarak evlerimizde ve sürekli açık olarak durmaktadır.[23] Bu noktada anne-babalar, yetersizlikten, değersizlikten, güvensizlikten, yalnızlıkan ve anlamsılıktan kurtulmuş, benliğini ve kişiliğini sağlıklı bir şekilde oturtmuş çocuklara sahip olmak için çocuklarına televizyon seyrettirmeleri ile ilgili aşağıda dikkat çekilen noktalara gereken hassasiyeti göstermelidirler.[24]
1- 0-2 yaş arası çocuklara televizyon izlettirilmemeli, bunun yerine kişilerle karşılıklı etkileşim ve sosyal ilişkilere dayalı faaliyetler yaptırılmalıdır.
2- 2-10 yaş arası çocuklara günde 1-2 saati geçmeyecek şekilde algılama seviyelerine uygun ve olumlu karakterlerin ağırlıkta olduğu programlar seçilerek izletilebilir.
3- Çocukların gelişimlerine uygun programları televizyonda bulmak zor oluyorsa uygun olarak hazırlanmış kaset ve cd gibi imkanlardan yararlanılmalıdır.
4- 12 yaşından önce çocuklara stres yapıcı yada yanlış bilgiler öğretici haber programlarının seyrettirilmesi uygun değildir.
5- Şiddet, kavga, cinsellik ve ölüm olaylarının olmadığı dizi, klip, programlar seçilerek çocuklara seyrettirilmelidir.
6- Anne-babanın izlediği programlar çocuklardan farklı olmalıdır. Birlikte zaman geçirilmesi için birlikte kitap okuma, yemek pişirme, oynama gibi karşılıklı etkileşimlerin olduğu diğer aktiviteler yapılmalıdır.Baba yada anne çocuğa uygun olmadığını düşündüğü film ya da dizi sırasında çocuğun vaktini geçirebileceği kitap okuma, oyun oynama, uyku saati ise yatağına gitme gibi diğer aktivitelere yönlendirmelidirler.
7- 2 yaşın altında etkileşimli ilişkilerle çocuğu oyalamak, daha sonra ise belli sürede belli programların izlenmesini sağlamak çocukların sınırlarını bilemediği yaşlarda önemli bir ebeveynlik görevidir. Sadece zararlı etkilerini göz önüne alarak hem eğitici hem de eğlendirici özellikteki programlardan çocuğu uzak tutmakta olumsuz bir tutumdur. Bu konuda dahil olmak üzere ilgili ve olumlu anne-baba tutumu diğer her durumda olduğu gibi katı kurallar koyup çocuğu kısıtlayan ya da aşırı izin verici olup kendi haline bırakan değil dengeli bir şekilde çocuğun mutluluğunu da hesaplayıp, belli sınırlara uyabilmeyi de öğretebilen bir tutumdur.

[1] http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=235931
[2] http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/...am/yasam6.html
[3] http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=84789
[4] Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İstanbul, İnkılap Kitabevi, 1985, s. 225
[5] Mevlüt Kaya, Benliğin Gelişimi ve Kendini Gerçekleştirme, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi (Editör: Halis Ayhan), İstanbul, Ensar Neşriyat, 1998, s.75
[6] Baymur, a.g.e., s.267
[7] Haluk Yavuzer, Anne-Baba ve Çocuk, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1995, s.41
[8] Kaya, a.g.e., s. 81-82
[9] Sevim Cesur & Oya Paker, Televizyon ve Çocuk: Çocukların Tv Programlarına İlişkin Tercihleri, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Kış 2007, C.6, S. 19, s.107
[10] Hüseyin Peker, Çocuğun Dini Eğitiminde Medya, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi (Editör: Halis Ayhan), İstanbul, Ensar Neşriyat, 1998, s.166
[11] Cesur & Paker, a.g.e., s.109
[12] Haluk Yavuzer, Çocuk ve suç, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1998, s.245
[13] Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2000,s.239
[14] Hürriyet Gazetesi, 23 Ağustos 2007
[15] Peker, a.g.e. s.167
[16] Erdal Atabek, Modern Dünyada Değer Kayması ve Gençlik, İstanbul, Alkım Yayınevi, 2003, s. 195
[17] Atabek, a.g.e., s.193-194
[18] Cesur & Paker, a.g.e., s.109
[19] M.Doğan Karacoşkun, Bireysel ve Toplumsal Çözülmede Televizyon Faktörü Üzerine Düşünceler, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002, C.6,S.1 s.5
[20] Haluk Yavuzer, Çocuk ve Suç,İstanbul, Remzi Kitabevi, 1998, s.247
[21] Haluk Yavuzer, a.g.e., s.247
[22] Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, İstanbul, Remzi Kitabevi, s.239
[23] Şenay Yapıcı, Bir Eğitim Aracı Olarak Televizyon ve Etkileri, Üniversite ve Toplum Dergisi, Haziran 2006, C.6, S. 2
[24] www.ntvmsnbc.com/news/302548.asp


Not: Prof.Dr. Kemal Sayar ile birlikte kaleme aldığımız bu yazı www. psikiyatri.org web sitesinde de yayınlanmıştır.
İlk yorumu siz yapın!

 

 

.
Etkinlik ve Özel Günler Takvimi
Takvim UFUK BT